29/10/2008
1- ‘Sünnet’ Kelimesinin Lügat ve Istılah Anlamı ‘Sünnet’ kelimesi, lügat ve ıstılah bakımından farklı anlamlara geldiği gibi, değişik ilim dallarında, alimler tarafından ona yüklenilen terimsel anlama ve kullanıldığı makama göre de mana farklılığı arz eder. Sünnet kelimesi lügatte "yol", “öncekilerin belirleyip de sonrakiler için yaşam tarzı haline gelmiş yol” ve “övülen olsun, yerilen olsun yaşam tarzı” anlamına gelir. (Bkz. Lisanu’l-Arap, Muhataru’s-Sihah, “senne” maddesi.)
Kur’an ve Nebevî Sünnette, “sünnet” kelimesi bu anlamıyla, yani lügat anlamıyla kullanılmıştır. Çünkü Kur’an ve sünnette kullanılan kelimeler, anlamını tayin eden şer’i (dini) bir örf olmadığında, lügatteki anlamını ifade eder. Bu kelimeye ilişkin de şer’î bir örf bulunmamaktadır. Nitekim Yüce Allah: “Bu, senden önce gönderdiğimiz resullerin sünnetidir (yoludur).” diye buyururken, Nebisi (s.a.v): “Kim İslam’da iyi bir sünnet (yol) açarsa, kendisine bu yolu açma sevabı olduğu gibi, onun ardından o yola uyanların sevabı da, hiç eksilmeksizin vardır. Ve kim kötü bir sünnet (yol) açarsa, ona bu yolu açma günahı olduğu gibi, onun ardından bu yola uyanların günahı da hiç eksilmeksizin vardır.” diye buyurmaktadır.
Ne var ki, “sünnet” kelimesi izafe (tamlama) şeklinde ve ‘elif lâm’ takısıyla belirtili olarak değil de, tek başına kullanıldığında bu anlamı ifade eder.
‘Sünnetî’ (benim sünnettim) şeklinde “ya-i mütekellime” izafe edildiğinde veya ‘es-Sünnetu’ biçiminde “elif lam-ı ta’rif ” ile belirlendiğinde -ki hadislerde umumiyetle böyle kullanılır- “Nebi ve Resul olma vasfıyla Peygamber Efendimizin getirdiği ve dinde tâbi olunması gerekli olan şeriat ve yol” anlamını taşır.
Sünnet nedir?
Bu anlama göre “sünnet” ; Kur’an’ın ve Nebi’nin (s.a.v) ‘ahad’ veya ‘mütevâtir’ senetlerle aktarılmış sözleri, fiilleri ve takrirlerinin delalet ettiği; itikadî ve amelî vacipleri, nafileleri, şer’î adapları, hülasa bütün dini hükümleri kapsar. Bu anlamıyla “sünnet”, “bid’at” kavramının zıddı olarak kullanılır. Nitekim, delil getirme ve sünnete tutunmanın önemini vurgulama makamlarında sahabe, tabiin ve diğer selef alimleri tarafından “sünnet” kelimesi, bu anlamıyla kullanılmış ve bu kullanım onların arasında yaygınlık kazanmıştır. Bu nedenledir ki alimler, sahabî veya tabiinin “mine’s-sünneti kezâ” (şu husus sünnettendir) sözünden kastedilen mananın “bu husus, Nebi’nin (s.a.v) sözlerini, fiillerini ve takrirlerini (kabullenme) kapsayan sünnetindendir” şeklinde olduğunu beyan etmiş ve bu sözü içeren rivayetleri “hükmen merfu ” kabul etmiştir.
‘Sünnet’ kelimesini içeren rivayetlere şu örnekleri verebiliriz: Enes b. Malik (r.a.), Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir.”
Ebu Said el-Hudrî (r.a.), şöyle rivayet etmiştir: “İki adam beraber bir seyahate çıkmıştı. Yolda namaz vakti girmiş ve yanlarında su bulunmadığı için temiz bir toprakla teyemmüm alıp namaz kılmışlardı. Daha sonra henüz vakit çıkmadan su bulmuşlar ve biri abdest alıp namazını iade ederken, diğeri ne abdest almış ne de namazını iade etmişti. Döndüklerinde Resulullah’a (s.a.v) gelip durumu anlattılar. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) namazı iade etmeyene “esabte’s-sünnete” (sünnete isabet ettin); diğerine de “sana da iki defa ecir var” dedi.”
Peygamber Efendimizin “sünnete isabet ettin” sözünün anlamı, “benim getirdiğim şer’î yola (hükme) isabet ettin (uydun)” şeklindedir. Evet, sahabî, tabiîn ve onlardan sonraki selef alimleri, şer’î hükümlere kaynak teşkil etme makamında, umumiyetle “sünnet” kelimesini Kur’an’a mukabil kullanmış ve bu kullanımla şer’î delillerin bu iki kısmı arasında ayırım yapmayı kastetmiştir. Öyle ki bu kullanım onların arasında yayılmış ve “şer’î kaynakları belirtme” makamında bu ayırımı ifade etmek üzere kavramlaşmıştır. Ama elbette ki bu kullanımla, Peygamber Efendimizin hadislerinde geçen “sünnet” kelimesinin, Kur’an’ın delalet ettiği hükümlerin dışındaki hükümlere mahsus olmasını ve mutlak olarak sünnet’in yalnızca bu anlama gelmesini kastetmemiştir.
Bütün mesele şundan ibarettir; Onların şer’i delillerin bu iki kaynağı arasında ayırım yapma isteği, onları “kaynakları belirtme” makamında “sünneti” bu delillerin bir bölümüne tahsis edip onu Ku’ran’a mukabil kullanmaya sevk etmiştir. Sünnete verdikleri bu anlamın alameti de sünnetin bu makamda Kur’an’a mukabil kullanılmasıdır. Ama sünnete tâbi olmaya, ona tutunmaya teşvik ve bid’atten sakındırma makamlarında, hem selef ve hem de halef alimleri sünnet kelimesini, ‘âmm’ (genel) olan anlamında; yani yukarda zikrettiğimiz “Nebi ve Resul olma vasfıyla Peygamber Efendimizin getirdiği, gerek Kur’an ve gerekse Nebi’nin (s.a.v) fiil, kavil ve takrirleriyle ispatlanan ve tâbi olunması gerekli olan şeriat ve yol” anlamında kullanmıştır. Bu makamda hiç kimse onu, Kur’an’a mukabil olma anlamına tahsis etmemiştir.
Usulcülere Göre Sünnet
Usulcülerin (din usulü alimleri) yanında sünnet, “Bi’setten (gönderildikten) sonra Nebi’den (s.a.v) sadır olan fiil, söz ve takrirler” anlamındadır. Onlar sünneti, Kur’an dışında Nebi’nin söz, fiil ve takrirlerine özgü kılıp Resulullah’ın ahlakî hasletlerini, fiziki özelliklerini ve bi’setten önceki söz ve fiillerini bu kavramın dışında tutarlar. Bunun nedeni, usul ilminin konusunu “delil getirme ve şer’î delillerin (kaynakların) kısımlarını belirleme”nin oluşturmasıdır. Nitekim onların, şer’i delillerin kısımlarını ayırma gayeleri, onları Kur’an ve sünnet arasında ayırım yapmaya ve sünneti, Kur’an’ın dışındaki delillere tahsis etmeye götürdüğü gibi onların araştırma konularının “istidlal” oluşu da onları; sünneti, şer’î hükümlere delil olan Resulullah’ın söz, fiil ve takrirlerine özgü kılıp, O’nun ahlakî hasletlerini, fiziki özelliklerini ve nübüvvetten önce O’ndan sadır olan söz ve fiilleri, sünnetin anlam alanının dışında bırakmaya sevk etmiştir.
Muhaddislere Göre Sünnet
Hadisçilerin (hadis uzmanı alimlerin) ıstılahında sünnet, “Nebi’nin (s.a.v) gerek gönderildikten sonra ve gerekse gönderilmeden önce aktarılan hem söz, fiil, takrirleri; hem ahlakî hasletleri ve fizikî özellikleri ve hem de sireti (hayatı) hakkındaki rivayetlerin bütünüdür.” Muhaddislerin ekserine göre “sünnet”, “hadis” kelimesinin eşanlamlısıdır. Muhaddislerin bu kavramı böylesine ta’mim etmesinin (genellemesinin) nedeni, teşri (hüküm koyma) ile alakası olsun olmasın, Resulullah’la ilgili her rivayeti nakletmenin, onlar tarafından birinci dereceden önem atfedilen konu telakki edilmesi ve uğraş alanı olarak belirlenmesidir.
Fakihlere Göre Sünnet
Fakihlere (fıkıh alimlerine) göre sünnet, “Resulullah’ın yaptığı sabit olup farz ve vacip olmayan şer’î hükümler” demektir. Onlar sünneti, farzın ve vacibin muadili (dengi) olarak kullanmıştır. Bu ıstılah, hicri ikinci asır ve sonrasında, tabiin döneminden sonra çıkmış ve yaygınlık kazanmıştır.
Karışıklığa Sebep Olan Nokta
Burada dikkatleri önemli bir hususa çekmek istiyorum, bazı mezhep fakihleri, Peygamber Efendimizin, sahabi ve tabiinin kelamında varit olan ve yukarda da değindiğimiz gibi “dinde tâbi olunması gereken şer’î yol ve Nebî’nin hanif menheci” anlamında olan ‘sünnet’ kelimesini, fıkıh ıstılahındaki anlamıyla anlayıp bu iki manayı birbirine karıştırmış ve onların sözünde geçen “sünnet” kelimesini bir amelin -fıkhî anlamda- sünnet olmasına delil kılmışlardır. Bu, dikkat edilmesi gereken bir hatadır. Çünkü defaatle belirttiğimiz gibi, Nebevî hadislerde ve sahabe ve tabiinin sözlerinde varit olan “sünnet” kelimesi, yukarıda zikrettiğimiz anlama geldiği için hem itikat, hem ibadet, hem muamelat ve hem de ahlak, âdâp ve bunların dışındaki hususları kapsar. Dolaysıyla bu anlamıyla “sünnet”; farzları, vacipleri ve teşvik edilip müstehap olan söz ve amellerin tamamını içerir.
Fakihlerin kelamında ve fıkıh kitaplarında geçen “sünnet” ise farz, vacip ve mubahın muadili olmakla hudutlandırılan, fıkha özgü bir terimdir. Bu her iki anlam ve kullanım arasındaki fark açıktır. Bir amelin sünnet oluşunu, yani vacip olmayışını, Peygamber Efendimizin, sahabe ve tabiinin kelamında varit olan “sünnet” kelimesi ile ispata kalkmak, apaçık bir hatadır.
selam ve hürmetlerimle...