Mânâ ceryanının, gönülden gönüle
aracısız intikaline; yani Fâtiha’nın
bu yoldan aktarılmasına Veysilik
sırrı denir.
Zaten ölü kalbler müteaddit kere
Fâtiha seyranı ile şok yapılarak diriltilebilir.
Bu nedenle, Fâtiha’daki kelâm hikmeti:
Tıpkı bir mânevi ceryan gibi, kalbten kalbe
akarak devamlı dirilik verir. Mevlâna,
tüm eğitimini tamamladığı halde bu ceryanı
ancak Şems’ten alabilmiştir. Yunus, yıllarca
sohbet dinlemeden ve din eğitimi görmeden
hasreti ile gezdi durdu. Ve sonra gönlünde
Fatiha sırrını sezdi.
Birinci âyet okunduğu zaman; insan,
ivazsız, garezsiz, yani hiçbir mesele
yaratmadan hamd zevkine ererse,
kendi Fatiha ceryanını gönlüne bağlamış
olur: ve ondan ötesi kendiliğinden
akar gelir. Zaten altıncı Âyette bildirilen
in’âm-ı ilâhi, doğrudan doğruya Fâtiha’dan
kalblere akacak olan bu Veysilik sırını işaret
etmektedir. Daha önceki bahislerde anlattığımız
gibi; Veysilik sırrı, sevgi ve mânâ içinde
Efendimiz’in gönül ekranında görene
dek devamlı bir yücelmenin âhengidir.
Şüphesiz ki; hamd edebilme sırrının
başında, Allah’ın âlemlerin sonsuz
güzelliğindeki sanatına hayranlık gerekmektedir.
Bu yüzden gerek Veysel Karani, gerekse
Yunus bu hayranlığı evrendeki en basit
noktada bile görebilme hünerlerini göstermişlerdir.
Bir çiçeğin dikeninde, sarı bir çiçekte
ilâhi hikmetleri görüp onlarla konuşmuşlardır.
Kesbilik dediğimiz akıl yoluyla eğitim; sınırlı
ve belli zamana bağlı olarak özel bir beceridir.
Öğrenebilmek için, yalnız bir takım kıyaslara
ihtiyaç vardır. Hâlbuki Veysilikte, seziş, duyuş
ve oluş birbirini kovalar. Nitekim Efendimiz’in
ümmilik sırrı, Veysilik hikmetinin bir başka
beyânıdır. Efendimiz, ümmilik kelimesini
kendisi için sık sık tekrar ettirir ve bundan
haz duyardı.Veysilikte hidayet hikmeti tümüyle
mevcuttur. Yâni gönülde bir duygu, bir niyâz
başlayacaktır. Sonra sınırsız bir mânâ ceryanı
akacak, o gönlü zevkten zevke ulaştıracaktır.
Fatiha’nın, altıncı âyetindeki önemli sırrı,
Veysiliğin bir lutf-u ilâhi olduğu gerçeğini
kesinleştirmiştir. Ancak, burada üzerinde
önemle durulacak nokta: Veysilik ceryanının
nimet olduğu mu, yoksa bu Veysilik ceryanına
uygun bir sırrın kalbte bulunmasının mı nimet
olduğu cihetidir.
Tasavvuf bilimleri bize Veysilik ceryanının
akabileceği kalbi, latif gönül olarak tanımlıyorlar.
Demek ki: Cenâb-ı Hak, önce latif bir gönlü
nimet olarak vermekte, sonra onda bizim bir
hamd başlatmamızı istemektedir. Bu hamd’in
başlatılması keyfiyeti öyle bir mânevi yasadır ki;
Fatiha’nın birinci âyeti sırf bu yüzden hamd
kelimesiyle giriş yapmıştır. Arapçada beyan
ve kelâm zenginliği içerisinde Fatiha’nın Hamd
kelimesiyle girişi çok ilginç bir güzellik getirmektedir.
Ancak, bu güzellik yalnız edebi bir güzellik olmaktan
çok, bir yandan Fahr-i Kâinat Efendimiz’in ismini
bize hatırlatırken; bir yandan da tek kurtuluşun
Hamd’la başladığını getirmektedir.
Cenâb-ı Hakk’ın, sevdiklerine lûtf-u ihsanı:
Veysilik hikmeti, Hamd şartıyla birlikte, latif
gönüllerde otomatik yürür
"Ne var ise A'lem de dürülmüştür Adem'e
Ne var ise Adem de O var idir A'lem de."